SALİH ÖZKAN

ÖLÜME GÜLÜMSEYEN EĞİTİM EMEKÇİSİ: SALİH ÖZKAN

Alnını dağ ateşiyle ısıtan
Yüzünü
Şafakla yıkayan dostum
Senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
Benim kalbimi harmanlayan isyan olsun

2005 yılının Haziran ayı başında, sonsuzluğa yolcu ettiğimiz Salih ÖZKAN, diğer adı Salih HOCA ile uzun yıllar süren, çok sıcak bir arkadaşlığımız, daha doğrusu yoldaşlığımız oldu. Öğrencilik ve öğretmenlik yıllarında, yan yana yürüyen iki dost olarak, sürekli biçimde sırlarımızı, düşüncelerimizi, amaçlarımızı paylaşmıştık. Birbirimizle paylaşmadığımız çok az şey vardı. Bu süreçte, onun bilinen yönleri dışında, çok farklı ve gizli yönlerini öğrendim.

Her zaman ve her koşulda, örgütlü siyasal , sendikal mücadele içinde yer almıştı. TÖS, TÖB-DER, EĞİTİM-SEN... Dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma yönü çok güçlüydü. Bireysel takılmayı, yalnız kalmayı hiç sevmezdi. Kolektif hareket, ekip ruhu, örgütlü mücadelede zarar görenlere yardım...onun tipik özelliğiydi.

Son derece zeki ve espriliydi. Sosyal ve girişkendi. İnsan ilişkileri çok sağlıklı ve mükemmeldi. Aile sevgisi, annesine duyduğu saygı, ona yaptığı şakalar bambaşkaydı. Bulunduğu çevreyi kısa sürede etkilerdi. Çevresine gelen yabancılara her konuda yardımcı olurdu. Konukseverliği eşsizdi. Her zaman yeni dostluklar, yeni arkadaşlıklar üretir, onları örgütlü mücadeleye katardı. Yaşama bakış açısı, çok olumlu ve gerçekçiydi. Toplumsal ve siyasal gerçekleri çok iyi kavrıyor ve politik açıdan isabetli biçimde değerlendiriyordu. Onun anlayışında hayalciliğe, moralsizliğe yer yoktu. İçinde bulunduğu toplumsal gerçekleri, doğru yorumlar; yaşamı olumlu yönde değiştirme, dönüştürme kavgasında sıradan bir nefer olarak, üzerine düşeni yapmaya çalışırdı. En zor koşullar altında bile, yeni dostlar kazanmayı, yaşama gülümsemeyi, ölüm korkusuyla alay etmeyi, hayatı gırgıra almayı çok iyi beceriyordu.

Bu özelliklerinin yanında, mizahi yeteneği çok yüksekti. Alay, ironi, şaka, kimi arkadaşlara takılma, taklit, komiklik, espri ve ağız dolusu gülme...onun tipik özellikleriydi. Her koşulda, etrafına neşe saçmasını bilirdi. Kısaca O, tam da Nazım Hikmet’ in şiirinde anlattığı kişiye uygun bir sıra neferiydi: “O, ne önde / ne arkada/ sırada sıramızdaydı/ Başladı işe/Bitirdi işi../Başlarken avaz avaz bağırmadı / -Gelin seyredin, diye dört yanı çağırmadı../ O milyonların milyonda biridir/ O bir sıra neferidir/”

Benden bir yıl önce, Fatih Eğitim Enstitüsü’nü bitiren Salih ÖZKAN, 1970 yılında Maçka’nın Konaklar Ortaokulunda kurucu müdür ve Matematik öğretmeni olarak göreve başlamıştı. Branşı matematik olmasına karşın edebiyata, sanata, sosyal ve siyasal konulara yoğun bir ilgisi vardı. Hazırladığı kültürel ve sosyal etkinliklerle, kısa zamanda okulunu ve kendisini çevresine tanıtmıştı. Çok başarılı bir öğretmendi. Ezberci eğitime karşıydı. Görsel ve işitsel eğitim teknolojileri aracılığıyla öğrencilerine, yaparak, yaşayarak, uygulayarak öğrenmeyi öğretiyordu. O yıl, okulunda öğrencileriyle birlikte “İnsan Gürültüye Gitmese” adlı güzel bir tiyatro oyununu sahneye koymuştu. Yıllar sonra, onun önerisi üzerine bu oyunu, Tonya Lisesi’nde yeniden sahneye koymuştuk.

Salih ÖZKAN, Konaklar’ da görev yaparken, o dönemin Vali ve İl Milli Eğitim Müdürü başta olmak üzere, pek çok kesimden konuklarına sunduğu yıl sonu programından sonra, bölgenin eğitim yıldızı olarak öne çıkmıştı.

Ben, 1971-1975 yılları arasında, Ağrı- Doğubeyazıt’ ta Türkçe öğretmeni olarak görev yaparken, o Tonya Lisesi’ne atanmıştı. 1975 yılı başında, yeniden bir araya geldik. Benim de Tonya Lisesi’ne atandığımı duyunca, mutluluktan yerinde duramamıştı. Çok sevdiği ve sürekli şakalaştığı ağabeyim Ali Cengiz’ e şöyle takılmıştı :
“Koçum, bundan sonra senin forsun geçmez . Bundan sonra, Tonya’ da Ahmet İNCE dönemi başlıyor. Bu ufaklık hep, seni gölgede bırakacak...”

O gece, ilçedeki arkadaşlarla bu mutlu beraberliği, coşkuyla kutlamıştık.

Salih ÖZKAN’ la Tonya Lisesi’nde 5 yıl süren öğretmenliğimiz, öğrencilerimizle geliştirdiğimiz içten ve uygar ilişkiler ve TÖB-DER içindeki arkadaşlarla birlikte yürüttüğümüz örgütlü demokratik mücadele, 12 Eylül 1980 darbesiyle kesintiye uğrayana kadar, gerek ilçemizin gerekse, ülkemizin toplumsal ve siyasal yaşamı açısından unutulmaz anılarla doludur.

12 Eylül 1980 öncesinde, örgütsel etkinliklerimiz nedeniyle, Tonya Lisesi’nden, Trabzon’un çeşitli ilçelerine sürülmüştük. Ben Sürmene’ nin Oylum Ortaokulu’na, Salih ÖZKAN, Beşikdüzü-Kutluca Ortaokulu’na sürülmüştü. Sürgün yerlerimizde göreve başlamıştık. Daha sonra, sürgünün durdurulması için kendi el yazımızla Danıştay’a dava açmış ve davayı kazanmıştık. Ardından, 12 Eylül 1980 karanlığının cenderesine düştük. Ülke çapında, tüm devrimci-demokratik örgütler kapatılmış, üyeleri göz altına alınmıştı. Tonya’ dan pek çok eğitim emekçisi ve genç arkadaşlar hep birlikte gözaltına alınmıştık. Bunlar arasında Salih ÖZKAN, Cemal KALYONCU, Mehmet ELVAN, Osman ÖZKAN, Ahmet YILMAZ...gibi isimler vardı.

Salih ÖZKAN ile 2 ay BOZTEPE Askeri Tutukevinde birlikte kaldık. Yan yana yattık; gece gündüz sohbet ettik. Bu dönemde doğan yeğenine , Osman Özkan’ın kızına, hapishane hatırası olarak, GERÇEK adını koymuştuk...TÖB-DER Başkanı Cemal KALYONCU ve Tonya’ dan diğer arkadaşlar yakınımızda bir koğuşta kalıyordu. Salih ÖZKAN, bu iki aylık süre içinde, yaptığı esprilerle, gırgır ve şamatayla hem cuntayla alay ediyor hem de bütün tutsakları gülmekten kırıp geçiriyordu.

İki ayın sonunda, teker teker sorguya alınmıştık. Bazıları ortalama, bazıları ise kaçamak cevaplar veriyordu. Sorgucu, yalpalayacağını umarak, Salih’e şöyle bir soru sormuştu :
“Senin örgütünün siyasi amacı nedir ?”

O çok sakin ve onurlu bir şekilde şöyle cevap vermişti: “
Benim örgütümün amacı, başta eğitim emekçileri olmak üzere, tüm ezilenlerin ekonomik ve toplumsal haklarını kararlı biçimde savunmak; sömürüyü frenlemek ve giderek ortadan kaldırmaktır.”

Salih ÖZKAN, hiçbir dönemde, siyasi duruşunu değiştirmedi. Düşüncelerini gerçekten kararlı biçimde savundu...Tıpkı bu şiirdeki gibi : “
O sözler ki,/ Kalbimizin üstünde / Dolu bir tabanca gibi / Ölüp ölesiye taşırız / O sözler ki, bir kez çıkmıştır ağzımızdan / Uğrunda asılırız / ”

Salih ÖZKAN ‘la Boztepe’ de tutuklu olarak geçirdiğimiz iki aylık süre, son beraberliğimiz olmuştu. Ondan sonra, ben TÖB-DER Merkez Yöneticisi olarak, 4 yıl 3 ay sürecek tutukluluk nedeniyle, Ankara yolculuğuna çıkarılmıştım. O yine, sıradan bir eğitim emekçisi olarak Tonya’ da göreve dönmüştü. Daha sonra, ailesiyle birlikte, İstanbul’da Sarıyer’e yerleşmiş... Bir süre orada görev yapmış... Sonra emekli olmuş...Bu süreçte kansere yakalanmış...

Ben, 1985 yılı başında, cezaevinden çıktıktan sonra, bir süre serbest çalıştım. Hapishane sonrası, Salih ÖZKAN’ la büyük buluşmamız Cağaloğlu’ daki Görüş dergisinin bürosunda gerçekleşmişti. O gece, çeşitli illerden gelen ve İstanbul’ da oturan arkadaşlarla yemekli bir toplantıda buluşup sohbet etmiş, geleceğe dair düşünsel ve örgütsel açılımlar üretmiştik. Daha sonra, Salih’in Sarıyer’deki evinde konuk olduktan sonra, Ankara’ya dönmüştüm...

Eğitim emekçileri olarak, 1980 sonrası süreçte, ülke çapında yürüttüğümüz siyasi ve sosyal mücadele, zaferle sonuçlanmıştı. Sendikal mücadele, ivme kazanmaya başlamıştı... EĞİTİM-İŞ, ardından EĞİT-SEN kurulmuştu. Ankara yolları ve eylem alanları, başta eğitim emekçileri olmak üzere, tüm kamu emekçileri için adeta su yolu olmuştu.

1992 Şubatında EĞİT-SEN üyesi olduktan sonra, Ankara- Çankaya-Dikmen Endüstri Meslek Lisesi’nde Edebiyat öğretmeni olarak göreve başlamıştım. Daha sonra, bu sendikaları birleştirerek EĞİTİM-SEN’ e dönüştürmüştük. Tarihin ve talihin kara cilvesine bakınız ki, uzun bir mücadele sürecinde geliştirip büyüttüğümüz sendikamız şimdi, tüzüğünde yer alan “ana dilde eğitim” gerekçesiyle kapatılmak isteniyor.

Gerek açıkta olduğum dönemde, gerekse mesleğe döndükten sonra, çeşitli siyasal ve sendikal çalışmalar nedeniyle Salih ÖZKAN’ la İstanbul’da, Ankara’da, Trabzon’da kısa aralıklarla bir araya geldik...Her örgütsel buluşmada, geçmişin anılarından yola çıkarak geleceğe dair ürettiğimiz fikirleri, çevremizdeki insanlarla paylaştık...Geçmişte, halkımızın bahtını karartacak, yüzümüzü kızartacak bir olumsuzluğumuz bulunmadığı için, vicdanen rahattık. Bu rahatlığın verdiği güçle, çeşitli sendikal ve siyasal eylemlerde yeniden yan yana geldik. Ve şu dizeleri hep birlikte okuduk: “
İnancı uğruna ölümü yenen / Öğretti ki yeniden / Bazen eylem / yaşam adına verilen son nefestir/ Ve bu son nefes / Anlamsız geçirilen/ on yıllara bedeldir/

Son kez onunla, 2003 yılı yazında, görev yaptığım Trabzon Lisesi’nin bahçesinde buluşmuş, uzun uzun sohbet etmiş, anılarımızı bir kez daha tazelemiştik. Bu süreçte, hasta olduğunu biliyordum, ama ona bu durumu hiç belli etmemiştim. Hatta kendisine bir hayli moral vermiştim. Daha sonra, belli aralıklarla, telefonla haberleştik. Ancak, hastalığının ileri aşamalarında yanında olamadım. Doğrusu, o dönemde onunla buluşmaktan hep kaçındım. Çünkü onun bendeki o neşeli ve sağlık dolu imajının değişmesini istemedim. Öldüğünde yanında yoktum. Ama O, kendisini çok özlediğimi ve kalplerimizin her zaman birlikte olduğunu biliyordu. Son nefesinde, yanında olmasak da bizlere sessizce veda ederken, içinden şöyle dediğini biliyorum :
“Hoşça kalın / dostlarım benim /hoşça kalın/ Sizi canımda/ canımın içinde / kavgamı kafamda götürüyorum/ Hoşça kalın dostlarım benim /

Ahmet İNCE

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !